Bu Blogda Ara

15 Şubat 2010 Pazartesi

OTUZUNDAN SONRA YAPAMADIĞIN TEK ŞEY

İnsan 30 yaşından sonra arkadaş yapamıyor kendine.
Koca yapıyor, karı yapıyor, çocuk yapıyor, arkadaş yapamıyor.
Yapsa da eskiler gibi olmuyor.
Halbuki uykuya dalar gibi arkadaş olurduk okuldayken.
Arkadaş olmak için yaratılmış gibiydik.
Bir hafta içinde böbrek verecek hale gelirdik.
Neden olmuyor bu işler 30 'undan sonra ?
Neden olamıyor ?
Oysa o ne güzel bir iştah, o ne güzel bir açlıktı...
Herkes herkese açtı. Seçer, bulur buluştururduk "ruh ikizlerimizi."
Ne de çok ruhtaşımız vardı. Hiç açıkta kaldığımı hatırlamıyorum.
Ruhumun güzel bir ikizi mutlaka olurdu yanı başımda.
Ölümüne sevdiğim, uğrunda her şeyi göze alabileceğim,
her şeyiyle güzel, her şeyiyle doğru, her şeyiyle kabul ettiğim...
Basbayağı bir aşkla bağlı olduğum...

Şimdi ne zor. Herkes kapalı kutu.
Herkes kapanmış, kaplumbağa olmuş.
Bir kahve içimi zorlu randevulara bakıyor.
Yatıya kalmak bir tabu.
Evler de gönüller de sımsıkı kapalı.
Gençliğin en çok bu yanını özlüyorum.
Ne güzelliğini, ne diriliğini, ne başıboşluğunu.
Aynı yazarı, aynı şairi seviyoruz diye kuruluveren dostlukları özlüyorum.
Birbirimize yazdığımız o uzun, o sapıklık derecesindeki ayrıntılı mektupları
özlüyorum.
Birbirimizi eleştirmeyişimizi özlüyorum.
Birbirimizin dedikodusunu yapmayışımızı özlüyorum.
Sevgili olarak kimseleri yakıştırmayışımızı özlüyorum.
Arkadaşımı koruyacağım diye annemle yaptığım şiddetli kavgaları özlüyorum.
Kavgayı değilse de kavganın altındaki ruhu özlüyorum.
Dünyaya karşı arkadaşımın koruyucu meleği olmayı özlüyorum.
Veya öyle olduğumu sanmayı...

Çocuğum olsaydı tek bir arkadaşında bile kusur bulmayacaktım.
Öyle söz vermiştim kendime.
Bırakacaktım arkadaşlık uykusunda mışıl mışıl uyusunlar.
Bırakacaktım eve istedikleri gibi girip çıksınlar.
Bırakacaktım istedikleri gibi buzdolabını talan etsinler.
Bırakacaktım istedikleri gibi sevsinler birbirlerini.
Tek bir laf etmeyecektim.
Kimseyi evine yollamayacaktım.
Kızımın arkadaşı kızım, oğlumun arkadaşı oğlum olacaktı.

30'undan sonra arkadaş yapılamıyor.
Kötülükten değil. Başka bir şey.
Ama neden çözemiyorum...

11 Şubat 2010 Perşembe

Japon Balıkçıları Ve Felsefeleri

Japonlar taze balığı hep çok sevmişlerdir.  Fakat Japonya sahillerinde bol balık bulmak mümkün olmamaktadır. Balıkçılar, Japon nüfusu doyurabilmek için daha büyük tekneler yaptırıp daha uzaklara açılabilmişlerdir.

Balık için uzaklara gidildikçe, geri dönmesi de daha çok vakit alır olmuştur. Dönüş bir-iki günden daha uzarsa, tutulan balıkların da tazeliği kaybolmaktadır.  Japonlar tazeliği kaybolmuş balığın lezzetini sevmemişlerdir.

Bu problemi çözebilmek için balıkçılar teknelerine soğuk hava depoları kurdurmuşlardır. Böylece istedikleri kadar uzağa gidip, tuttuklarını da soğuk hava deposunda dondurulmuş olarak saklayabileceklerdi.


Ancak Japon halkı taze ile donmuş balık lezzet farkını hissedebiliyordu. Ve donmuş olanlara fazla para ödemek istemiyorlardı.


Balıkçılar bu defa teknelerine balık  akvaryumları yaptırdılar.

Balıklar içeride biraz fazla sıkışacaklardı, hatta birbirlerine çarpa çarpa birazda aptallaşacaklardı, ama yine de canlı kalabileceklerdi.

Japon halkı canlı olmasına rağmen bu balıkların da lezzet farkını anlayabiliyorlardı. Hareketsiz, uyuşmuş vaziyette günlerce yol gelen balığın, canlı, diri hareketli taze balığa göre lezzeti yine de etkilenmişti.


Balıkçılar nasıl olacakta Japonya'ya taze lezzetli balığı getirebileceklerdi?

Siz olsaydınız ne yapardınız?


Hedeflerinize ulaşır ulaşmaz, mesela mükemmel bir  eş buldunuz veya çok başarılı bir firmaya girdiniz, borçları ödediniz v.s.
Heyecanınız kaybolmaya başlamaz mı? Aşırı çalışmanız gerekmiyorsa rahatlamaz mısınız?
 Lotoda büyük ikramiyeyi kaza nanlar parayı savurmaya başlamaz mı?

Japonların taze balık probleminde olduğu gibi çözüm aslında basittir.


1950'lerde L.Ron Hubbart! 'ın gözlemlediği üzere:


İnsanoğlu ancak hırs iddiası içinde bulunursa anormal çabalar sarf eder. Ne kadar akıllı, uzman, inatçı iseniz iyi bir problemle uğraşmaktan o kadar zevk alırsınız!



Problem sizi ne kadar zorluyorsa ve siz onu adım adım çözebiliyorsanız bundan da o derece mutluluk duyarsınız,
heyecan duyarsınız ve enerji dolu, canlı, ayakta kalırsınız.



Japonlarda ! balıkları yine teknelerindeki akvaryumlarda tuttular,
ancak içine küçük bir de köpekbalığı attılar. Bir miktar balık köpekbalığı tarafından yutulmuştu, ama geride kalanlar son derece hareketli ve taze kalabilmişlerdi.



Buradan da görüleceği üzere sorunlardan kaçmaktansa, onların içine dalıp, boğuşmak ve çözümler üretmek gerekir


Sorunlar çok ve çeşitli olabilir.


Ümitsiz olmayın.



Onları tanıyın, organize edin, kararlı olun, daha çok bilgi ve yardım desteği ile onları amacınız doğrultusunda çözülmeye zorlayın.
 Kafanızın içine bir köpekbalığı atın ki, sorunlarınız ve çözümleriniz yenilenip diri kalsınlar; bu da hayatın kendisi oluyor zaten...

8 Şubat 2010 Pazartesi

Hayat Penceresi

Genç bir çift, yeni bir mahalledeki yeni evlerine taşınmışlar. Sabah kahvaltı yaparlarken, komşu da çamaşırları asıyormuş. Kadın kocasına "Bak, çamaşırları yeterince temiz değil, çamaşır yıkamayı bilmiyor, belki de doğru sabunu kullanmıyor." demiş. Kocası ona bakmış, hiçbir şey söylememiş, kahvaltısına devam etmiş.

Kadın, komşusunun çamaşır astığını gördüğü her sabah aynı yorumu yapmaya devam etmiş.

Bir ay kadar sonra, bir sabah, komşusunun çamaşırlarının tertemiz olduğunu gören kadın çok şaşırmış "Bak" demiş kocasına "Çamaşır yıkamayı öğrendi sonunda, merak ediyorum, kim öğretti acaba ?'"

"Ben bu sabah biraz erken kalkıp penceremizi sildim" diye cevap vermiş kocası.

Hayatta da böyle değil midir ?

Başkalarını izlerken gördüklerimiz, baktığımız pencerenin ne kadar temiz olduğuna bağlıdır. Birini eleştirmeden ve hemen yargılamaya başlamadan önce zihin durumumuza bakmak ve "iyi" olanı görmeye hazır olup olmadığımızı farketmek güzel bir fikir olabilir...


Alıntı...

2 Şubat 2010 Salı

Eser Tümen'in Ardından...

Geçen hafta bugün, çok yakın bir aile dostumuzu, ailesi ile birlikte yurt dışında tatildeyken geçirdiği bir kalp krizi sonucu kaybettik. Hem ailemiz ve sevenleri, hem de ülkemiz için büyük ve ani bir kayıp oldu Eser Tümen'in gidişi. Allah rahmet eylesin, mekanı cennet olsun...

Yaşadığı her kayıpta hayatı sorgulayan, her tanıdık cenazesinden sonra da kendince dersler çıkaran ruh halimle, Eser amcanın kaybı beni tekrar bu yüzleşmelerin içine itti. Kendisini anne ve babamın anlattıkları gençlik hikayelerinden yakınen tanımama rağmen,  fiilen tanışmam, lise yıllarımın başında,  Caddebostan'daki Köşk'üne ailecek gittiğimiz akşam yemeğinde olmuştu. O zamanlardan aklımda kalan, böylesi bir servete rağmen mütevaziliğin, içtenliğin, sıcaklığın ve gerçek samimiyetin insanı nasıl özel hissettirdiği duygusuydu. Bir de hayatımda sadece büyük barlarda gördüğüm bir amerikan bar ve dev ekran televizyon aklımda kalmış:) Sonrasında bizimkilerle her İstanbul'a gidişimizde evinde veya işinde ziyaret ettiğimiz, hep samimiyeti ve içtenliği ile hatırladığım bir insan oldu Eser Tümen.

Üniversite'yi bitirdiğimde, kıt kanaat ingilizcemin yetmeyeceğini anlayınca, yurt dışında İngilizce kursuna gitmeye karar verdiğmde, akıl danıştığımız insan yine Eser Tümen olmuştu. Bana "kaç ay kalmak istiyorsun İngiltere'de" diye sorduğunda "6 ay yeter" amca demiştim. Ne biliyorsam artık:) "Oğlum 6 ayda en fazla Upper Intermediate olursun, yeter mi sana" dediğinde, ben ne demek istediğini anlamamıştım. Sanki yurt dışında elinde sihirli değneği olan birileri var, gider gitmez ingilizce öğreneceksin sanan biriymişim ben. Bunu da Cambridge'de geçirdiğim günlerde falzasıyla öğrendim ve Eser amcanın dediği gibi Upper düzeyde geri döndüm... Tabiki yetersizmiş ama benim profesyonel hayata atılmamda yetti. O kadar:)

Yurtdışı dönüşü, Eser amca, "Oğlum nasıl bir iş istiyorsun, gelecekten beklentin ne, düşündün mü? Maksat para kazanmak olmamalı, senin gibi adam zaten para kazanır ama 10 - 15 yıl sonra geri dönüp baktığında kendine bir şey katamadığın bir işte çalışsan nolur çalışmasan nolur" dediğinde afallayıp kaldığımı hatırlıyorum. O zamanki aklıyla, üniversiteyi bitirmeyi hedef koymuş, askerliğini aradan çıkarmış, artık kendi ayakları üzerinde durup para kazanması gerektiği beklenilen bir insan için bu soru biraz fazla gelmişti. Cevap da veremedim zaten:)

Tüm bu anlattıklarımı neden anlattım biliyormusunuz? Geniş ufuklu, gelecek öngörüsü yüksek, attığı adımları bir sonrasını da hesap ederek atabilmenin ne denli önemli olduğunu, belki de hiç farkında olmadan ben bu süreçlerde öğrendim. Eser amca, belki de hiç farkında olmadan benim bakış açımda bu yönde emeği olan bir insan oldu.

Vefatının ardından, basında çıkan bir çok haberde ve bazı  köşe yazarlarının onun hakkındaki görüşlerini okuduğumda, bir kez daha farkına vardım ki, benim gibi niceleri varmış hayatında doğrudan veya dolaylı etkilediği. Kalite'nin insan hayatında ne denli önemli olduğunu, başarılı olmanın çok para kazanmak değil, paylaşımcı olmak, aile babası olmak, dost olmak, insanlar için gerçek değer olabilmek olduğunu anladım birkez daha.

Her ölüm erken ölüm ancak, Eser Tümen'inki  hayatındaki herkes için gerçekten erken bir ölüm bence...

Ruhun şad olsun, yattığın yer ışık olsun Eser amcacım, Allah bizlere de senin gibi bir değer olarak bu dünyadan göçmeyi nasip etsin...